31 Aralık 2015 - 07:30
Suriye'deki İç Savaşa Nasıl Bakmalıyız?

Elbette ki, işgalci İsrail’in Suriye’ye yönelik plânı sadece Esad rejimi üzerinden değildi. Zira Siyonist projede asıl olarak öteden beri “Arz-ı Mevud” hayali vardı ve merhum Erbakan hocamızın da belirtttiği gibi Suriye’nin üçe bölünme hedefi güdülüyordu. Bu projeye göre ne yapıp edip Suriye üçe bölünmeliydi ki, aşama aşama Mezopotomya toprakları ele geçirilsindi!

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Muhammed Buazizi isminde (26) ünüversite öğrencisi seyyar satıcı bir gencin 17.12.2010 tarihinde Tunus’taki laik cuntaya karşı bir tepki olarak kendisini yakması üzerine “Arap Baharı” kıvılcımı da tutuşturulmuş oldu. Kısa süre içerisinde on binlerce insanın protesto mitingleri ve nümayişler yapması üzerine Zeynel Abidin Bin Ali diktatörü tasanı tarağını toplayıp Suud rejimine sığınmış ve mevcut cunta yıkılmıştı.

Adına “Arap Baharı” dedikleri bu kıvılcım kısa süre içerisinde Mısır, Libya, Cezayir, Bahreyn ve Yemen gibi ülkelere de sıçramıştı. Şu bir gerçek ki, bütün Arap ülkelerinde zaten öteden beri mevcut gerici ve baskıcı rejimlere karşı Müslüman halkların bir hoşnutsuzluğu söz konusuydu. Zira bu rejimler halklarının refah ve güvenliğini düşünecekleri yerde, bunun tam tersi olarak yönetim katmanlarında oligarşik bir yapı oluşturmuşlardı. Rejimlerini tehlikede görmedikleri sürece de halkın inanç ve ibadetlerine karışmıyorlardı. Gerçi Tunus’taki laik cunta sokaktaki kadının dahi başörtüsüne el atacak kadar pervasızlaşmış ve küstahlaşmıştı. Ancak bu durum sadece Tunus’a özgü idi.

Evet; sonuç itibariyle “Arap Baharı” haklı bir kalkışmaydı, ancak Batılı şeytani güçler bu gelişme karşısında hemen harekete geçip işi manipüle etmeye giriştiler. Nitekim başarılı da oldular. Örneğin, Libya’da NATO’nun devreye girmesiyle Kaddafi devrildi ancak ülke iç savaşa sürüklenmiş oldu. Mısır’da Mubarak diktatörlüğü yıkılmış yerine “İhvan-ı Müslimin”in temsilcisi Muhammed Mursi Cumhurbaşkanı olmuştu ancak Batılı güçler buna da tahammül edemeyip Sisi diktatörünü devreye sokmuş oldular. Bahreyn’de ise halkın haklı talepleri, Suud rejiminin askerî takviyesiyle kanlı bir şekilde bastırılmış oldu. Bu ülkede hâlâ zaman zaman nümayiş ve protestolar devam etmektedir.

Cezayir’de ise tam manasıyla bir değişim ve dönüşüm yaşanmadı. Fas ve Ürdün’de de belirli aralıklarla ufak çaplı protestolar eylemleri olmuştu ancak oralarda da bu hareketler emniyet ve askerî güçlerce bastırılmışlardı. Yemen’de ise değişik etnik grupların ve aşiretlerin Ensarullah hareketinin genç lideri Abdulmelik El-Husî’nin liderliğinde başlattıkları protesto gösterileri sonuç vermiş ve 33 yıllık diktatör Abdullah Salih Tunus cunta lideri Zeynel Abidin Bin Ali gibi Suud rejimine sığınmıştı. Ensarullah birlikleri başta Sana olmak üzere bir çok şehri ele geçirince Suud rejimi Batılı emperyal güçlerin maşalığına soyunup Yemen üzerine askerî birlikler göndermeye başlamış oldu. Kara harekatıyla Yemen’e girmeyi başaramayan Suud bu sefer yedeğine aldığı dokuz Arap rejiminin hava kuvvetleriyle birlikte bombardumanlara başlamış oldu. 7-8 aydan beri bu hava saldırılarına devam etmektedir.

Suud rejimi İran İslâm Cumhuriyeti’nin haricinde hiçbir ülkeden tepki almadan katliamlara devam etmektedir. Mazlum, fakir ve dar gelirli Yeman halkı insanlık dışı bir katliama tabi tutulmaktadır. Ensarullah hareketi ise direnmeye ve mukavemete devam etmektedir. Yemen ordu birliklerinin Ensarullah hareketine katılmasıyla ülkede dengeler değişmiş ve Suud’un üç koldan başlattığı hava, kara ve deniz birlikleri üst üste aldığı darbelerle hezimete uğramaya başlamış oldu. Kısa bir süre önce Suud-i Arabistan’ın üç savaş gemisi Ensarullah birlikleri tarafından batırıldı. Öte yandan uçaksavarlardan atılan mermilerle birçok savaş uçağı ve askerî helikopter de düşürüldü.

Gelelim asıl konumuz olan Suriye’deki iç savaş meselesine. Öncelikle şunu belirtmiş olalım ki, olaylar patlamadan kısa bir süre önce bir gazeteci sıfatıyla Suriye’de bulundum ve başta Şam, Halep, Busra olmak üzere hemen hemen bütün şehirleri gezmiş oldum. Suriye o günlerde Ortadoğu’nun en güvenlikli ve en huzurlu ülkesiydi. Zira orada terör ve anarşinin esamesi okunmuyordu. Hele büyük şehirlerde gecenin geç saatlerine kadar çarşılar ve alışveriş merkezleri cıvıl cıvıldı. Halk ve alışveriş yaptığımız esnaf son derece mütebessimdi. Hele Türkiye’den geldiğimizi öğrenen lokanta sahipleri bizden ücret almamakta ısrar ediyordu. Tayyib diyor başka bir şey demiyorlardı.

Tabi ki o günlerde Esad ve Tayyib Erdoğan’ın dostluk ilişkileri had safhadaydı. Hafta sonları ailece İstanbul boğazında yemek yiğip kahvaltılar ediyorlardı. Öte tandan ortak bakanlar kurulu oluşturup pasaportsuz sınır geçişleri için ön hazırlıklar yapılıyordu. İki halk açısından müthiş bir gelişmeydi bu. Zira kotasız ve gümrüksüz ticaret de devreye girecek ve böylece bölgeye ekonomik canlılık ve refah da gelmiş olacaktı. Hiç kuşkusuz bu gelişmeler ileride tüm Müslüman ülkelere de emsal teşkil edip evrensel birlikteliğin tesisinde rol madel bir yapı ortaya çıkmış olacaktı. Böylesine müspet örnekliğin domino etkisini düşünebiliyor musunuz? İslâm ümmetinin en büyük akidevî arzusu, hedefi ve gayesi bu değil de nedir?

Ama ne yazık ki bu olmadı. Müslüman halkların en büyük gafletlerinden biri de şeytani güçlerin sinsi plân ve takibatlarından gafil olmalarıdır. Empeyal güçler diyor ki: “Bölge coğrafyası Müslümanların menfaatleri doğrultusunda evrilmesine müsaade edilemeyecek kadar, bizim için önemli ve ehemmiyetlidir.” Bu sömürü düzeni zaten Osmanlı’nın dağılmasından beri devam ediyor. Bölgede kurulan irili ufaklı ulus devletçikler bugüne kadar asla tam bağımsız olamadılar. Buna TC Cumhuriyeti de dahildir. Her tarafı ABD üsleri dolu olan bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemez elbet. Kan içici ABD uçakları İncirlik’ten kalkıp kardeş Irak halkını bombalayacak, İzmir’den havalanıp Libyalı kardeşlerimizi bombalayacak ardından oralara yerleşip enerji kaynaklarını ele geçirecek siz de “bağımsız ülkeyiz” diyeceksiniz. Biz de merhum Erbakan’ın dili ile “hadi ordan” deriz.

Suriye için de durum aynı. Az önce ifade ettiğimiz gibi Türkiye ile Suriye arasında ikili ilişkiler öylesine ileri düzeyde iyi idi ki, sınırları nerdeyse kaldıracaktık aradan. Sonra ne olduysa sinsi el devreye girdi ve orada da provakatif nümayişler denenir oldu. Ama tutmadı, on binler halinde halk Şam sokaklarında Esad lehine toplantılar tertipledi. Şam’dan bir şey çıkmayınca rejim muhaliflerinin yoğun olduğu şehirlerde protesto mitingleri tertiplenmeye başlandı. Buralardan da pek bir şey çıkmayınca dış ülkelerden silahlı örgütler içeri sokularak kanlı terör eylemleri başlatılmış oldu.

Savunma refleksi gösteren rejim birlikleri doğal olarak bu terör gruplarını bastırabilmek ve tesirsiz hale getirebilmek için silaha sarıldı. Derken çatışmalar hız kazandıkça ve başka bölgelere de sıçradıkça ülke bir anda iç savaşın içerisine sürüklenmiş oldu. Burada dikkatimizi çeken husus nümayiş ve gösteriler başlatıldığında halktan geniş kapsamlı bir katılım olmadı zira halkın büyük çoğunluğu Esad rejimininden memnundu. Esad halk desteğini alabilmek için iktidara geldiğinde babasının baskıcı politikalarını sürdürmedi ve insan hakları bağlamında anayasada birçok değişiklikler yaptı.

Takriben halkın % 65’i Henefî mezhebinden olması hasebiyle, başta evlenme-boşanma, miras gibi birçok husus Hanefî mezhebinin fıkıh kuralları anayasaya yerleştirildi. Ana okulundan üniversiteye kadar bütün kamu kurumlarında başörtüsüne serbestlik getirildi. Ayrıca diğer azınlık inanç kesimleri de dahil olmak üzere din, vicdan ve dinî faaliyet özgürlüğü anayasal teminat olarak yürürlüğe sokuldu. Esad’ın bizzat kendisi de her Cuma namazını Sünni bir imâmın arkasında kılıyordu. Hanımı ve çolukları ile birlikte korumasız olarak çarşıya alışverşe çıkabiliyordu. Kısacası halkı ve halkının değerleriyle barışık yaşıyordu.

Esad’ın en önemli hususlarından biri de, başta ABD ve Siyonist İsrail omak üzere sömürgeci güçlerle asla uzlaşmaya yanaşmıyor ve bölgede direniş gruplarına ev sahipliği ve hamilik yapıyordu. Filistinli 10 küsur silahlı örgüte her türlü faaliyet imkanı verip Şam’da müstakil ofisler tahsis etmiş ve finansiyel kaynak sağlıyordu. Hizbullah ve Filistinli gruplara İran üzerinden gelen silahlara sevkiyat imkanı tanıyor lojistik destek veriyordu. Ayrıca tüm suriye halkının Filistin meselesine duyarlı olmasını sağlamak için, şehir merkezlerinin en belirgin yerlerine Filistin bayrakları asmıştı. Sosyal medya vasıtasıyla söz konusu tekfirci teröristlerin bu bayrakları yırtıp yaktıklarına tanık olduk. Demek oluyor ki, bunların Filistin diye bir davaları yok. Olsa zaten Suriye’nin içini kan gölüne çevireceklerine işgalci İsrail’e karşı savaşırlardı.

Filistin davasına sahip çıkan bir rejimden elbette ki, Siyonist İsrail’in bizzat kendisi ve onun hamisi olan büyük şeytan ABD rahatsız olacaktı. Bunlar şeytani planlar yapıp öteden beri fırsat kolluyorlardı. Rahmetli Erbakan hocamız bu konuya yıllar öncesinden uyarılarda bulunmaktaydı. Elbette ki, işgalci İsrail’in Suriye’ye yönelik plânı sadece Esad rejimi üzerinden değildi. Zira Siyonist projede asıl olarak öteden beri “Arz-ı Mevud” hayali vardı ve merhum Erbakan hocamızın da belirtttiği gibi Suriye’nin üçe bölünme hedefi güdülüyordu. Bu projeye göre ne yapıp edip Suriye üçe bölünmeliydi ki, aşama aşama Mezopotomya toprakları ele geçirilsindi!

Müslümanlar olarak ferasetli olmak zorundayız. Suriye’nin bölünmesi hangi güçlerin işine yarar? Öyle argümanlar ileri sürdüler ki, Suriye’nin bölünmez bütünlüğünü gündeme getirmek suç oldu adeta! Birlikte boğaz sefaları, ortak bakanlar kurulu, sınırların kaldırılma plânı ne oldu? Nasıl bir kahpe tuzak aramıza girdi? Dost Esad nasıl oldu da birden bire düşmana dönüştü? Oysa öncesinde de, sonrasında da Esad aynı Esad’tı. Değişen Esad değil, kahpe konjonktürdü. Emperyal güçler öylesine kahpece bir algı operasyonuna giriştiler ki, bunun en çok tesirinde İslâmcı bilinen cenah kaldı ne yazık ki!

Feraset nedir? Yüce Allah’ın rızasına uygun bir bakışaçısına sahip olmak. Yani hayata ve olaylara vahyin kılkavuzluğu ile bakabilmek. Çok açık bir şekilde ifade edecek olursak Rabbimiz biz İslâm ümmetine birlik ve beraberliği emrediyor. Biz Müslüman ülkelerin bölünmez bütünlüğünden söz ederken mevcut sınırları kast etmiyoruz. Cetvellerle çizilmiş sınırlar bize ait değil. Emperyal ülkelerin bize hediyesi. Ümmet 57 parçaya bölünmüş vaziyette. Zillet olarak bu bize yeter. İkinci Dünya Harbi’nde Avrupa’da taş üstünde taş kalmamıştı adeta. Sonra ne oldu? Kısa sürede nasıl da toparlanıp birliktelik oluşturdular. Avrupa Birliği adı altında karşımızda koskoca bir devlet var bugün.

Peki biz İkinci Dünya Harbi’ni yaşamayam ümmet ne yaptık? Hiçbir şey! Osmanlı dağıldıktan sonra bir türlü toparlanamadık. Bir de yetmezmiş gibi iç sorunlarla boğuşuyoruz. Suriye ne hâle geldi. O güzelim ülkeyi perişan ettiler. O beğenmediğiniz Esad döneminde ülke huzur içerisinde idi. Bir gazeteci sıfatıyla orada haftalarca bulundum. Hemen hemen bütün şehirlerini gezme imkanım oldu. Terörün, anarşinin esamesi okunmuyordu. Gece yarılarına kadar çarşı-pazar  insan kaynıyordu. Suriye bu hâllere düşecek bir ülke miydi? 

Terörle, anarşi ile Esad’ı devireceklerini hesap edenler büyük bir yanılsama içerisine düştüler. Ve ne yazık ki, hâlâ bunun farkında değiller. Yanlışta ısrar ediyorlar. Özellikle tekfirci grupların bölgede işlediği insanlık dışı cinayetler bile gerçekleri görmeye yetmiyor. Ne yazık ki, “Biz yanıldık, biz hata yaptık” deme erdemliliğini gösteremiyorlar. Üstüne üstlük bütün bu vahşet örneklerinin faturasını Esad’a kesiyorlar. Hani darb-ı mesel de geçtiği üzere, “Hakim bey hırsızın hiç mi suçu yok?” diyesi geliyor insanın. Tıpkı Yahudilik inancındaki gibi kendilerine “günah keçisi” olarak Esad’ı buldular. Peki bu ruh hastası teröristlerin ve onları destekleyenlerin hiç mi suçu yok?

Rabbimiz buyuruyor ki, İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Maide:2)

İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak, sevgiyi ve merhameti hayata hakim kılmakla mümkündür. Aksi hâlde haddi aşıp katliamlar yaparak Yüce Allah’ın rızasına erişmek mümkün değildir. Suriye’de yapılanlar haddi aşmaktan başka bir şey değildir. Müslümanların başındaki yönetimler hak ve adalet ölçeğine uygun değilse, orada Yüce Allah’ın evrensel yasaları hakim değilse elbette ki, müminler için “ihkak-ı hak” sorumluluğu devreye girer. Ancak bu mesuliyet yerine getirilirken “usûl esasa mukaddemdir” ölçeğinde hareket etme zorunluluğu söz konusudur. Bir başka ifadeyle elinizdeki “esas” meşru olduğu gibi usul ve yönteminiz de meşru olmak durumundadır. “Hedefe varmak için her yol meşrudur” mantığı asla İslâm’da yoktur

Suriye’de ne yazık ki, bu yapılmaktadır. Her ne kadar tarihteki bir takım fıkhî metinlere dayandırılıyor olsa da, Suriye’de sergilenen vahşet örneklerinin meşruiyeti asla olamaz. İlâhî yöntem ve usûl kırıp dökmeden ve barışçıl yöntemlerle olumsuzlukların bertaraf edilmesidir. İran İslâm Devrimi buna en bariz örnektir. Şah’ın askerleri halka ateş ederken, halk ve özellikle kadınlar askerlere gül, çiçek ve karanfil atıyordu. Kansız bir devrim böyle gerçekleşti İran’da. “Tağutun askeridir” deyip halkın evlatlarına ateş edilmedi orada. Hafız Esad döneminde Hama’da böylesi bir hata yapılmıştı zamanında. Merhum M. Akif Ersoy diyor ki: “Eğer ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” Evet, ne yazık ki, ibret alınmadı ve çok acı ve çok katmerli bir şekilde tarih tekerrür ediyor.

Başlığımızı “Suriye’deki İç Savaşa Nasıl Bakmalıyız?” diye koymuştuk, oysa Suriye’ye bakacak yüzümüz mü var? Uzaktan ahkâm kesmek kolay! Karşımızda ölü sayısının 350 bin dolayında olduğu ve enkaz yığınına dönmüş bir ülke var. Ölü sayısının her geçen gün arttığı ve tamamen tarumar olmaya giden bir ülke var hemen yanıbaşımızda. Ruh hastası cellatlar sürüsü mütemadiyen katliam yapmaya devam ediyor. Başta büyük şeytan ABD olmak üzere Batılı emperyal güçler ise parsadan pay kapma peşinde. İşgalci İsrail ise pusuda bekliyor. “Arz-ı Mevut” hayali Siyonistlerin iştahını kabartıyor. Tıpkı Irak gibi, tıpkı Libya gibi Suriye de üçe bölünmenin eşiğine gelmiş vaziyette.

 “Sabahın en yakın olduğu zaman, karanlığın en yoğun olduğu zamandır” gerçeğinden mütevellit  ahir kelam olarak diyeceğimiz o ki, pek yakında çakallar sürüsü ve ruh hastası katiller orada daha fazla barınamayacaklar. Zulüm ile abad asla olunamaz. Bir gazeteci olarak kısa bir süre önce bölgede idim. IŞİD midir, DAİŞ midir, El Kaide midir bütün tekfirci grupların sürekli zaiyat verdiklerine bizzat tanık oldum. Mutasyona uğramış virüs gibi sürekli üremeye devam etseler de bölgedeki direniş gücü onların sonunu getirecektir bi iznillah…

Hazım Koral